DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Tekirdağ 4°C
Yoğun Kar Yağışlı

SİYASETİ NEDEN SEVMİYORUM?

26.12.2020

SİYASETİ NEDEN SEVMİYORUM?
Oldum olası siyasete ve özellikle de tüm siyasi partilere karşı mesafeliyimdir. Siyaset hiçbir
zaman öncelikli takip ettiğim ve ilgi duyduğum bir alan olmadı. Siyaseti neden sevmiyorum? Cevabı
kendimce çok basit ve kısa: Samimiyetsiz, güvensiz, sevgisiz ve yüzlerin sahte maskelerle dolu olduğu
bir kaygan zemin olduğu için.
Kırk dört yaşındayım ve bu yaşıma kadar yaşadığım, gördüğüm, okuduğum ve edindiğim
tecrübelerden yola çıkarak siyasetle ilgili şahsi değerlendirmem şudur ki: Hangi parti olursa olsun,
siyasi eğilimi hangi yöne olursa olsun, hiç fark etmez, bence siyasetin ve siyasetçinin tek doğrusu
vardır, o da “MENFAATTİR”. Menfaat neredeyse siyaset ve siyasetçi oradadır. Ondan değil midir ki,
dün beraber aynı yola çıkmış olanlar, birbirlerine “kardeşim” diyenler, en ufak bir menfaat
çatışmasında en azılı hasımlar haline gelebiliyorlar ve birbirlerine en ağır hakaret ve ithamlarda
bulunabiliyorlar. Ya da tam tersi olarak, tamamen zıt siyasi ideoloji ve fikirde olsalar da, menfaatleri icabı çok rahat ve hızlı bir şekilde ortak noktada, aynı safta hatta aynı partide birleşebiliyorlar.
İşin özü, bir tiyatro oyunu gibi, birisi iktidarcılık başrolünü, diğerleri muhalefetçilik rolünü,
daha da diğerleri küçük figüran muhalefetçilik rolünü oynuyorlar ve perde kapandığında sahne arkası
kuliste hepsi beraber biz seyircilere güzel bir oyun seyrettirip eğlendirdikleri için, bizim paralarımızla daha da zenginleştikleri için keyifle çaylarını kahvelerini yudumluyorlar.
Bu yazıyı yazma düşüncesini bende tutuşturan kıvılcım; geçenlerde okuduğum, ülkemizin
önde gelen hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun “Tufandan Önce” adlı hikâyesinde, hikâyenin
başkahramanı, bir kasabanın uzun yıllardır belediye başkanı olan ve aynı zamanda gönlü bir yandan
milletvekilliğinde olan Şemsettin Bilen’e, eski il başkanı Zeynel Abidin Bey’in siyaset ile ilgili tavsiyeleri ve tespitlerini dikkat çekici olduğu kadar, altına imzamı atacak kadar da doğru bulduğum için sizlerle de bu yazı vesilesiyle paylaşma isteğimdir. Buyurun, yaşlı kurt Zeynel Abidin Bey’e hep beraber kulak verelim:
“Şunu unutma ki siyasetin kendi mantığı, kendi ahlakı, zaman içinde oluşmuş kaideleri, bin bir
türlü inceliği var. En başta şu önündeki adamı tepeleyeceksin. Bir omuz, bir dirsek, bir çelme onu yıkıp
geçeceksin. İsterse baban olsun. Bir daha da dönüp arkana bakmayacaksın. Siyasette hesap anında
görülür ve şunu unutma ki, siyaset ikinci adamı kabul etmez. Vefa, sefa lafta kalır. Ama? Siyasette
ama ile başlayan cümlelere yer yoktur. Şüphe uyandırır. Vurdu mu devireceksin. Ya devrilmezse? O
zaman yandı gülüm keten helva.”
“Bizim memlekette her şey liderle ilgilidir. Lider her şeydir. Parti içi demokrasi falan derler ya
kulak asma. Hatta şu demokrasi lafına hiç kulak asma. Ne idüğü belirsiz kaypak bir kavramdır yani.
Ağızlarda sakız olmuş o kadar. Lideri sana anlatayım Şemsettin. Lider nedir? Bir kere hastalıklı bir
şekilde misyon sahibi olduğuna inanır. İkincisi, herhangi bir meselede karşısındakinin haklı
olabileceğine inanmaz. Bunu aklının köşesinden geçirmez. Hak vermiş gibi davranır, ama kendi
bildiğini işler. O her zaman haklıdır, her zaman doğrudur. “Doğru” onun söylediği şeydir. Liderde
vicdan “ayak bağı” sayılır. Lider kendi tayin ettiği “mutlak doğru”lar istikametinde ilerler. Siyaset
meydanında acımaya rastlanılmaz. En yakın dostu insanı ardından vurabilir. Açtığı sırları, gösterdiği
zaafı icabında kendine karşı kullanabilir. Bu sebeple lider ayak izini, parmak izini, göz izini bile silerek
yürür. Lider kalabalıkların arasında “yalnız” bir insandır. Güler, söyler, kahkaha atar, bir çocuğu
kucağına alır, bir ihtiyarın elini öper, ama bütün bunlar bir seremonidir.

O asla bir kişiyi sevgiyle kucaklayamaz. Soğuk durmamak için sempatik olmaya kalkışır. Bunun
için imaj yapanlar, danışmanlar tutar. Sürekli içten, duygulu, fedakâr, çalışkan, milleti için kendini
fedaya hazır bir portre çizer. Cesaret ve dürüstlük timsali hamlelerde bulunur. Yine de en yakın olanlar bile ona güvenemez. Onun da kimseye “gerçekten” güvenmediğini bilirler. Siyasette en nazik konu, güven meselesidir. İnsan sürekli tetikte durmaktan, etrafını kollamaktan yorulur. Bir adım atmak için, karşıdakinin adımını beklersin. İncir çekirdeği kadar bir mesele üzerine elli türlü ihtimal hesap edersin.
Bazıları bunu hastalık derecesine, paranoyaya kadar götürür. Bazıları risk alır. Risk almak, siyasette yükselmenin şartıdır. Hani ne demişler, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”. Merkezde vücut bulan bu
güvensizlik dalga dalga etrafa yayılır, ta ki millete kadar. İnsanlar hem birbirlerine, hem müesseselere, giderek devlete güvenini kaybeder.
Makûs talihimizin özeti budur.” ( Tufandan Önce, Mustafa Kutlu, sayfa 12, 132-135)
Yıllar geçse de, siyasi partiler, siyasi liderler değişse de yukarıda anlatılan “zihniyet”
değişmediği için, makûs talihimizin de maalesef değişmediğini görmek gerçekten üzücü.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.