Renkler Bize Küsmedi, Biz Biraz Fazla “Uslu” Olduk!
Renkler Bize Küsmedi, Biz Biraz Fazla “Uslu” Olduk!
Bir zamanlar hayatın kendi doğal bir renk paleti vardı.
Üstelik bugün mimarlık dergilerinde “cesur renk kullanımı” diye manşet atılan, üç toplantı yapılıp bir renk kartelasından seçilen türden hesaplı kitaplı bir renklilikten söz etmiyorum.
Hayatın kendisi güle oynaya rengârenkti.
Sokakta yürürken bir genç kızın fistanındaki kırmızı gözünüze takılırdı. Bir evin masmavi kapısı, pencere kenarındaki sarı maşrapa, çiçekli perde, renkli emaye kaplar, duvara asılmış işlemeli bir örtü…
Çamaşır ipinde sallanan mandallar bile sanki hayatın küçük renkli noktalama işaretleriydi.
Kimse “Bu renk diğerinin yanına olur mu?” diye bir estetik komisyonu toplamıyordu.
Hayat, olduğu gibi renkliydi.
Sonra bir gün bir şey oldu.
Sessiz sedasız bir “akıl birliği” yaptık ve dünyayı gri bir örtünün altına almaya başladık.
Peki biz ne ara sade olmayı, renksiz olmakla karıştırdık?
Bugünün estetik anayasasına bakarsanız;
Gri koltuk modern.
Bej duvar zamansız.
Siyah kıyafet asil.
Antrasit bina prestijli.
Krem mutfak zarif.
Füme araba şık…
Biraz sarı kullansanız?
“Cesur.”
Biraz mor?
“İddialı.”
Yeşili fazla açsanız?
“Riskli.”
Kırmızı zaten başlı başına bir hadise!
Sanki renk kullanmak için artık cesaret belgesi almamız gerekiyor.
Oysa elbette sadelik güzeldir.
Gözü yormayan bir ev güzeldir. Az eşya güzeldir. Sakin renklerin de kendine göre bir asaleti vardır.
Ama sadelik başka şeydir, tekdüzelik başka.
Zarafet başka şeydir, renksizlik başka.
Hatta bazen renksizlik, zarafetin değil, sadece fazla uslu olmanın sonucudur.
Çünkü biz yalnızca evlerimizi değil, kendimizi de aynı renk skalasına soktuk.
Dolaplara bakın.
Siyah.
Gri.
Bej.
Krem.
Lacivert.
Bir zamanlar renkli fistanlarıyla sokağa çıkan kadınların torunları, bugün “Ben zaten hep siyah giyerim” diyerek kendini tarif ediyor.
Belki siyahı sevdiği için.
Belki gerçekten yakıştığı için.
Ama biraz da bize yıllardır “sade olan daha şık” denildiği için.
Peki bu estetik polisliğini kim yaptı?
Mimarlıkta da benzer bir dönüşüm var.
Modern mimariyle birlikte yapıların biçimi, geometrisi, malzemesi ve “temiz” görünümü giderek daha fazla öne çıktı. Renk ise kimi zaman yapının kendisinden dikkat çalan, ikincil bir unsur gibi değerlendirildi.
Öyle ki bugün şehirlerimizin neden giderek daha gri göründüğü akademik araştırmalara konu oluyor.
Daha da ilginci, insanların renkli ve pastel bina cephelerini gri cephelere göre daha olumlu değerlendirebildiğini gösteren çalışmalar var.
Yani belki mesele insanların rengi sevmemesi değil.
Belki mesele, rengin bize uzun zamandır “fazla” olduğunun öğretilmesi.
Fazla neşeli.
Fazla dikkat çekici.
Fazla çocuksu.
Fazla desenli.
Fazla canlı.
Fazla “kendimiz”…
Bir bakmışız, renkleri hayatımızdan çıkarırken kendimizi de biraz törpülemişiz.
Oysa renk sadece renk değildir.
Bir kadının kırmızı eteği sadece kırmızı bir etek değildir.
Bir evin mavi kapısı sadece mavi bir kapı değildir.
Bir çocuğun sarı çantası sadece sarı bir çanta değildir.
Bunların hepsi hayata verilmiş küçük cevaplar.
“Ben buradayım.”
“Ben böyle seviyorum.”
“Bu benim rengim.”
Ve asıl tuhaf olan şu:
Rüyalarımız bile renkliyken, uyanık hayatımızı neden siyah-beyaza çevirdik?
Gözlerinizi kapatın.
Sisli, kapkara bir kış sabahını düşünün.
Sonra aynı sokağa bir bahar sabahı ekleyin.
Bir sarı papatya.
Masmavi bir gökyüzü.
Taze yeşil yapraklar.
Mor bir menekşe…
Dünya aynı dünya.
Ama insanın içinden geçen duygu aynı değil.
Elbette “Şu renk depresyondur, bu renk mutluluktur” diye basit bir denklem kuramayız. İnsan psikolojisi bundan çok daha karmaşık.
Ama renklerin dikkatimiz, mekân algımız ve duygusal tepkilerimiz üzerinde etkisi olduğu da yabana atılacak bir şey değil.
Belki de bu yüzden soğuk renklerle çevrili şehirlerimize bakarken bazen içimizden “Bir şey eksik” demek geliyor.
Belki eksik olan eşya değil.
Hayatın kendisindeki küçük neşe işaretleri.
Çünkü bazen bir pencerenin önündeki kırmızı sardunya, bir binanın gri duvarından çok daha fazla hayat anlatır.
Ben “Herkes yarın basma fistanlarla gezsin” demiyorum.
Binaları turuncuya boyayalım, bütün salonları sarıya çevirelim de demiyorum.
Modernlik düşmanımız değil.
Gri de büsbütün kötü değil.
Mesele griyi sevmek değil.
Gri dışında hiçbir şeye cesaret edememek.
İşte buna biraz itirazım var.
Gelin, şu antrasit krallığına küçük bir başkaldırı yapalım.
Baştan aşağı gri giyindiğiniz bir gün yakanıza kırmızı bir broş takın.
O çok “zamansız” krem salonunuza yemyeşil bir yastık koyun.
Pencerenizin önüne sarı bir çiçek bırakın.
Kapınızın önüne mavi bir saksı koyun.
Çocuğunuzun resmine “Duvarın rengi öyle olmaz” demeyin.
Bırakın biraz mor gökyüzü çizsin.
Çünkü renkler bize küsmedi.
Biz biraz fazla uslu olduk.
Onları “fazla” diye diye susturduk.
“Şık değil” dedik.
“Olmaz” dedik.
“Yorucu” dedik.
“Çocuksu” dedik.
Ve sonunda hayatın sesini de biraz kıstık.
Oysa renkler hâlâ orada.
Bir çiçeğin yaprağında.
Bir fırçanın ucunda.
Bir çocuğun hayalinde.
Eski bir evin kapısında.
Anneannemizin sandığından çıkan işlemeli bir örtüde…
Bizi bekliyorlar.
Belki de mesele yeniden rengârenk yaşamak değil.
Kendi rengimizi yeniden hatırlamak.
Çünkü hayat yalnızca yaşanıp bitirilecek gri bir görev listesi değil.
Kocaman bir tuval.
Ve tuvalin tamamını gri bırakmak zorunda değiliz.
Biraz kırmızı.
Biraz sarı.
Biraz mavi.
Biraz yeşil…
Biraz da içimizden geldiği gibi.
Çünkü biraz renk katmak hiçbirimizi daha az zarif yapmaz.
Sadece daha canlı yapar.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Renkler bize ne zaman küstü?
Cevabı belki de çok daha basit:
Hiç küsmediler.
Biz, hayatın içinde biraz fazla uslu olduk.